benden

Bu yazıda noktalama işaretleri yoktur sakın aramayın postmodern edebiyat olsun diye değil inanın üşeniyorum ya da içimden gelmiyor nerede duracağınızı nerede bekleyeceğinizi işaretlerle belirtmek yanlış anlamaya mahal vermemek boşa çabadır bir tarafımızı da yırtsak yanlış anlamayı önleyebiliyor muyuz hayır o halde daha da yanlış anlayın hatta hiç anlamayın beni o zaman ne çıkar hem iyi tarafından bakın cümleyi okurken sizin durmayı tercih ettiğiniz yere göre anladıklarınız da değişiyor işte ne güzel geçelim bunları dostlar bize öğretilen pek çok şey yanlış olabilir gereksiz de olabilir ve ben gördüm ki pek azı doğru üstelik doğru olsa bile doğru olmasının faydası olmayan bir dolu zırvalık kim daha başarılı diye basit bir soru bile atsam ortaya bin kişiden bin tane doğru çıkar aynı bin kişiden ikibin tane de yanlış çıkar ikibin yanlış çok desem bin doğru daha bulurlar zahmetsizce kesiniliği olmayan ve zamana göre değişen kaypak doğrular ve değişmeyen güvenilir yanlışlar var hayatı anlamaya çalışmak beyhudedir illa anlamak istiyorsanız roman okuyun gerçeği anlamanın en iyi yolu gerçek olmayandır gerçeği gerçekle anlamak saçları saçla taramak gibidir insan insanı anlamayamaz bu yuzden psikoloji bana göre bilim olamaz Heisenberg ilkesi burada da geçerlidir hayatta herşey belirsizdir yaklaşık rakamlar geçerlidir eşittir işareti ideal durumu gösterir ya da 2=2 gibi en gerizekalımızın bile anlayacağı açık seçik şeyleri göze sokmaktan başka bir işe yaramaz yarın ölüp ölmeyeceğini bilmeye bile cesareti olmayan insanoğlu bilim gibi şiir gibi teknoloji gibi bir sürü oyuncağı ile oynayan çocuklardır doğaya yaptığı zararlar ise bu oyuncaklarla oynarken tuvalete gitmeye üşendiği için ortaya sıçtığı boklardır insanoğlu bir daldan yuvarlanan içi kof bir cevizdir sevilme sevme ve sevişme sıkıntısıyla çırpınan zavallıdır bir elma yediği için siktiredilmiş bir sürgündür acısını ve itilmişliğini örtmek için binbir şaklabanlık yapan maymundan gelmemiş bir maymundur durum böyle olduğu halde yeryüzünde mağrur bir edayla yürüyenler elbise giydirilmiş gerçek maymunlar gibi görünür gözümde çok gülerim ben yaklaşık 149 milyon kilometrekarelik kara parçasını paylaşmak adına birbirini öldüren tek canlıdır ben bu canlının yani bizlerin koyduğu noktalama işaretlerine ya da zamanla tekrarladığı için adına gelenek dediği şeylere nasıl güveneyim söyleyin dostlar inanın bana insanın en değerli ve en güzel yönleri diğer canlılarla ortak olan özellikleridir sevgi gibi aşk gibi yoksa kendisinin ürettiği herşeyin canı cehenneme insan elinin değdiği halde güzel olan tek şey içlerindeki pek azının sahip olduğu sanat denen şey keşke dünyada sadece sanatçılar kalsa o zaman sanat sanat için mi toplum için mi zırvası da olmaz sanat sanatçı içindir yoksa sanat bir işe yarıyor olsa idi dünyada birşeyleri değiştirirdi oysa bunu başarmış değildir başaramayacak da insanoğlu kendi yarattığı sahte ihtiyaçları karşılamak uğruna dünya denen bir kuyuda çırpınıp duran acınası bir yaratıktır beni yanlış anlıyor olmanız muhtemeldir noktalama işareti koysaydım beni doğru anlama ile daha da yanlış anlama ihtimaliniz birbirine yakın olacaktı belki de ama madem size öğretilenlerin bu kadar kölesi olmuşsunuz son cümlemi nokta işareti ile bitireyim.

Keşke beni dinleseydin,
Keşke seni sevmeseydim,
Eskisi gibi olsaydı keşke,
Keşke bu kadar erken gitmeseydin,
Ah keşke söyleyebilsem ne çok seni sevdiğimi
Keşkelerin yerini Belkiler aldığın da,
Belki hiç birşey yolunda gitmezdi,
Belki üstümüzden bir kuş geçer,
Belkilerinde yerini iyi ki lere bıraktığı
İyi ki varsın,
İyi ki yanımdasın,
İyi ki doğdun

Keşkelerin yeri belkilere, belkilerin yeri iyi kilere bırakıldığında yaşam daha anlamlı kılınacaktır.
Hepimiz hayatımızda bu iki kelimeyi sarf ediyoruzdur. Keşke ve Belki. Keşke şunu yapmasaydım, daha fazla param olsaydı.
Keşkeler hep pişmanlık, belkilerse umut barındırır içinde. Keşkelerle dolu cümleleri sevmiyorum bu yüzden. İyi ki diyorum hep, iyi ki! Her ne olduysa, her ne yaptımsa iyi ki yapmışım. Eğer yapmasaydım belki ben, bu kadar ben olmazdım. Keşke karşıma çıkmasaydı diyemiyorum, belki karşıma çıkmasaydı, anlamlara anlamsızlık katamayacaktık…

‘Ben hiç hak etmedim ki böyle unutuluşu…’ diyor ya hani, ne tuhaf bir düşününce! Belki hak etmişimdir. Hem hak edilmez ki hak kazanılan bir şeydir. Demek ki kazanmışım! Kazanmışız! Hem ne diyor; ‘Belki üstümüzden bir kuş geçer’… belki kanadına takılır sevinçlerim, başka ülkeleri, uzak yürekleri fetheder. Belki beni de bekleyen birileri vardır bilmediğim şehirlerde, belki bende onları özlerim, severim, anlaşılabilirim anlamsızlığımla anlam bulur anlam katarım anlamsızlıklara…

Belki gideceğim yerlerde, deniz kıyılarında, okyanus diplerinden firar etmiş, karaya vurmuş ‘deniz yıldızları’ vardır ve ben sadece bir tanesini elime alıp, yeniden fırlattığımda denize, o anda, tam o an da onun için hayatı değiştirebilirim, kurtarabilirim hayatını, hayallerini. Bir insan başkasının hayatını nasıl da değiştirebilir ufacık bir adımıyla. Eminim! Birisi yaptıysa, bende yapabilirim!

Belki söylediği her şeyi üzerime alınabilirim. O ölüm der, ben özlem anlayabilirim. O kim ve o der, ben kin ve öfke sanabilirim. O aşk der, ki demez, ben de demem, ama demezken demiş varsayıp şaşabilirim ve hep keşke der! Ben üzerime alınırım, ALINIRIM! Sonra belki demek istedi sayarım, avuturum ruhumun şüphelerini.

Keşke; Güzsüzdür, kişiliği oturmamıştır, dış unsurlardan etkilenerek verilmiş kararların pişmanlığıdır.
Belki; Kararsızdır, kısıtlayıcılıktan kurtardığı için bir parça özgürleştiricidir,iki yüzlüdür.
İyi ki; Olumsuzluğu yenen tek kelimedir, mutluluk verendir, güzelliklerin başlangıcıdır.
İYİ Kİ varsınız. Hayatıma anlam katan tüm güzel insanlar.

‘O’nun keşkeleri hep ümitsizlik doğurur ben belkilerin umuduna yaslarım kalbimi.
Belki bir şey olur ve güllük gülistanlık bir güne uyanırken gözlerimiz, yaşar gideriz!
Yaşar gideriz! ……….
ve kim bilir, kim bilebilir bunu….
BELKİ; yaşar gideriz….. (Funda)’

O gider ve tüm şehir, zehir olur size.

Kaçmak isterseniz; ancak görünmez kollar sizi, onunla bir zamanlar olduğunuz yerlere fırlatıverir.
Gücenmiş bir halde şuursuzca dolaşır, aynı yerlerden defalarca geçersiniz; içiniz sıkılır. “O” başka bir şehirdedir artık ama, uzaktan gelen herkesi yine de ona benzetirsiniz; parça, parça.

Ya saçları benzer, ya yürüyüşü. Ya da az çok, gülüşü.

Artık ne içerseniz için kanmazsınız, avuç avuç tuz atsanız da , herşey tatsızdır.. Neyi seyretseniz sıradandır.

Yokluğu öylesine yorgunluk yapar ki, yollarda kalırsınız. Yavaşlayarak durur zaman. Araçlar bile yavaşlar. Hiç acele etmezsiniz karşıdan karşıya geçerken. Kornalar çalar sana, insanlar bakar sana, şaşkın..

Herşeyin hiçbir şey olduğu o an, şehir çöker üstünüze paldır güldür. Belirsiz , anlık bir huzur verir yüreğine, okunan ezan. Bir meltem çıkmadan, yanaklarınızın ıslandığının bile farkına varmazsınız. Siz artık durmuşsunuzdur, şehir dolaşır içinizde ! . Ama “o” yoktur ya o şehrin içinde; hayal olur, hayalet olur, bağrınızı deler geçer de koca şehir, canınız yanmaz hiç !

Avuçlarda södürülür sigara, para üstünü almadan ayrılırsın büfelerden, canının yandığını bilsin istersin tüm şehir, tüm şehir zehir olmuşken size !

O gider,işte böyle zehir olur size , tüm şehir.

Gölgesinin dokunduğu kaldırımları koklamak gelir içinizden. Kimbilir belki de kokusu sinmiştir diye. Masandaki sandalye boş mu diye soranlara, hayır, sahibi var dersiniz. Gelecekmiş gibi beklersiniz. Kimsenin gelmeyeceğine ne kadar inanmışsanız, o kadar inanırsınız geleceğine. Omzunda çantası, topuklu ayakkabısı, saçları arkadan bağlı, gözleri iki kuş yuvası, haniyse gelecektir, karşınıza oturacaktır, sıcak bir çay isteyecektir, sıcak, ama mutlaka sıcak olmalı. Çok sıcak. Hava da çok sıcak. Gözleriniz terler. Yanaklarınıza ter damlaları düşer. Garson çocuk sizi tanıyordur, -çok kez gelmişsinizdir,beraber- , yanınıza gelir “ nolur ağlama ağabey” der. Avuçlarınızdaki sönmüş izmaridi görür, söker alır, garson çocuk.. Garson çocuk anlar, derdinizi.

Yokluğunun yorgunluğu iyice çöker böylece üstünüze. Harabe olmuş şehirde aksar adımlarınız. Tek bir damla içki içmemişken sarhoş damgası yersiniz. Ne çok isterseniz, o vakit ölseniz.

Şehir sizi zehirler işte böyle.

O gitmiştir, yoktur, şehir zehir olmuştur artık size..

Kaç peygamber geldi de bir türlü güzelleştiremedi insanları.

Dünya güzel ama insanlar çok çirkin !

Akıl denen melekenin sahibi insan, ha ?

Yoksa İnsanı çirkinleştiren şey, salt akıl mı ?

Akıl; menfaat ile, gaflet bahçesinde buluşup el ele dolaşır. Salt akıl, çıkar penceresinden bakar, en kısa yolu arar. Fayda arar, verimlilik arar; rakamlarla barışıktır akıl.

Gelecekle de barışıktır. Akıl, geleceği garantiye almaya çalışır. Herşeye ama herşeye –geleceğe bile- hakim olacağını zanneder.

Akıl bedendir, gönül ise ruhtur.

Çıkar penceresinden bakanı, gönül penceresinden bakan ile tanıştırmazsa insan, -adına insan dense de-, hayvandan bile daha aşağı bir ucubedir.

Yoksa sen onların çoğunu, söz dinler ve aklı erer mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta yol yordam bakımından, hayvandan da sapıktır onlar.

Kanatlardan biri akıl, diğer gönüldür.

Tek kanatla uçmaya çalışan insanın kafası; çalıştıkları masaların köşelerine, bindikleri arabalarının camlarına, paralarını sakladıkları çelik kasalarının kapaklarına çarpa çarpa sulanır, aptallaşır, akbabalar gibi kendi pisliklerinin etrafında döner döner de yere çakılır.

Kaç peygamber geldi de bir türlü güzelleştiremedi insanları.

Hatta insanoğlu, o peygamberlerin güzel çağrılarını bahane malzemesi yaptı, çıkarlarına ve cinayetlerine ve savaşlarına…
Dini, insan öldürmeye, çocuk öldürmeye, bebek öldürmeye, hayvan telef etmeye bahane yaptı.

Nefs denen altın öküze tapmayı tercih etti.

İşte insan, böyle kalleş, böylesi ahmak bir dâhi !

Kaç peygamber geldi de bir türlü güzelleştiremedi insanları.

Mühürlü kalpleri ne nasihat açabildi, ne kitap ne de mucize.

Dünya’yı ateşe,baruta,acıya, kana,yasa boğan herkese lanet olsun !

Öldürdükleri bebeklerin üzerine basa basa yol alan hayvandan da aşağı insanoğlu !

Kısacık ömrüne, izi yıllarca silinmeyecek pisliği sığdıran insanoğlu !

Vallahi, hep uzak kalmak istediğim nefretin en koyusunu sana yaşıyorum. Sana olan nefretimi anlatmak için dünyada bir numune bulamıyorum,teşbih yapamıyorum.

Yolda oynayan çocuğu, beşikte kımıldayan bebeği , evinde korku ile bekleyen kadını niye öldürdün diye,seni karşıma alıp sormak istiyorum :
Verecek cevabı olmayan o leş gibi kan kokan ağzını, içi necaset dolu kalbini, masuma nişan alan o vicdansız bakışlarını taşıyan gözlerini, günaha sarılmaktan fare ölüsü gibi kokan o pis göğsünü yeryüzünden silmek için; vallahi,billahi, tallahi kendimi zor tutuyorum !

Sizi dost edinen de zalimdir !

Allah sizleri, kahhar sıfatıyle kahreylesin !

arkadaşım

ilkokula giderken evimize bir kiracı taşındı.Nurcan ve Kemal adında iki çocukları vardı.
Kemal benimle yaşıttı.Bulgaristan göçmeniydiler.Yüzünde yol yol kırmızı damarları olan bir babaları vardı.Adı Abdullah idi.Annelerinin adını ilk duyduğumda şaşırmıştım.Ufak tefek ama oldukça kibar bir hanımefendiydi ve adı Şaziment idi.İlk başta Bulgar adı sanmıştım.
O zamanlar bir Bulgar’ın böyle güzel ve kibar Türkçe konuşmasına şaşmıştım.Bir de babaanneleri vardı.Adını unuttum.Nurlu bir yüzü ve beyaz teni vardı.Margarinli ekmeğin üstüne salça sürüp bize verir, biz de afiyetle yerdik.Başında hep uzun beyaz bir başörtü olur, ve omzundan sarkardı.O da gelini kadar güzel Türkçe konuşurdu.Bulgaristan göçmeni bir ailenin bizlerden daha güzel Türkçe konuşmalarına hala şaşırıyorum.

Taşındıktan sonra evlerine girdiğimde,duvarda asılı bir nesneye dakikalarca bakmıştım.Tavandan yere kadar uzanan bu devasa nesne,üstü ahşap bir evdi ve altında sağa sola sallanan büyükçe bir tokmak vardı.Tokmak ve onu tutan burgu şeklindeki kollar ve ahşap ev o kadar gösterişliydi ki , bunun bir saat olacağına imkan vermemiştim.Bir de saat başı,bir kuşun bir delikten çıkıp ötmesini gördükten sonra, dünyadaki en güzel saatin bu olduğuna inanmıştım.Tokmağın sağa sola gidişini izlerken adeta hipnoz olur, ve kuşun çıkmasını sabırsızlıkla beklerdim.

Diğer tüm eşyalar görmeye alışık olmadığım tarzda eşyalardı.Şişman adam bibloları,çeşit çeşit mumluklar,küllükler,renk renk terlikler,”otursam kızarlar mı” diye düşündüğüm koltuk
takımları vardı.Doğrusu o yıllarda ev sahibi biz olduğumuz için kendimizi zengin görürdüm.
Ancak bu kiracılarımız besbelli bizden daha zengindiler.Bu durum hoşuma gitmemiş, gıpta etmiştim.

Şaşkınlığım bununla kalsa iyiydi.Kemal bir gün bir dolabı açınca,gördüklerim karşısında öylece donakalmıştım..Pırıl pırıl parlayan,rengarenk onlarca çocuk ayakkabısı vardı.O zamana kadar kırmızı ayakkabı görmüştüm ama , sarı veya pembe ayakkabıları o dolapta ilk kez görüyordum.Kıskançlığımdan “bunlar sizin mi böyle” diye sormamıştım bile.Bir süre sonra Kemal, elinde bir kutu ile geldi.Büyükçe bir kutuydu ve içindekinin ne olduğunu anladığımda,başımın döndüğünü, ağzımın kuruduğunu dün gibi hatırlıyorum.Kablolu bir arabaydı bu.Seksenli yıllara varmamışken o mahallede kablolu bir araba gören ilk çocuğun ben olduğuma eminim.Sonra içinde renk renk çubuklar olan ufak bir kutu getirdi.Bu çubukları önce çadır şeklinde dikiyor sonra bırakıyorduk.Sırayla diğer çubukları kımıldatmadan kendi çubuklarını toplama üzerine kurulu bir oyundu bu.Adını hala bilmem bu oyunun…

Araba ve bu tür oyuncaklarla dolu odaya girdiğimde,şaşkınlığımdan ağzım açık kalmıştı..Dönme dolapta unutulmuş bir çocuk gibi başım dönüyordu.Hayatımda hiç görmediğim oyuncaklar, renk renk elbiseler, şapkalar, kabanlar, süs eşyaları ,şekerlemeler, çikolatalar ve şimdi hatırlamadığım bir dolu eşyanın ortasında,bir masal diyarında gibiydim.

Onlardan ayrılıp ta evimize çıktığımda, anne ve babama somurtuyordum.Bir yandan beni bu tür şeylerden mahrum ettikleri için onları içten içe suçluyor, öte yandan Kemal’in ailesi kadar zengin olmamamızın hayal kırıklığını yaşıyordum.

Ama bir kiracı ev sahibinden daha zengin nasıl olabilirdi? Hayır, biz daha zengindik ama babam yine de bana renk renk ayakabılar ve oyuncaklar almıyordu…

Kemal’in bir de dayısı vardı.Pek sık gelmezdi.Zayıfça ama atletik bir adamdı.Yakışıklıydı.
Futbolcu olduğunu hatırlıyorum.Kendine güvenen bir tavrı vardı.Üstelik bir de Renault marka arabası vardı.Ta o yıllarda,muhafazakar denebilecek bir semtte, şortla sokağa çıkar ,arabasını yıkardı.Annem dahil herkes ayıplardı onu.Ama o hiç aldırmazdı..

Kısaca, kiracılarımız mahallemizde bir tür uzaylı gibiydiler.Alışık olmadığımız tarzları ve yaşam biçimleri ile farklıydılar.Ama ben hepsiyle çok iyi anlaşırdım.Benimle büyük bir adamla konuşur gibi konuşurlar ve her soruma sakin bir ses tonu ile cevap verirlerdi.

Hoşuma giderdi.Tüm günüm Kemal ile geçerdi.

Birbirinden güzel onca ayakkabısı olduğu halde Kemal’in, benimkine benzer ayakkabı giymesine şaşardım.Kıskançlığımdan sormazdım ama merak ederdim.Oyuncakları tek tek çıkarır, büyük bir özenle oynardık ama o oyuncaklar paketlerine yine büyük bir özenle konur ve yine o odaya taşınırdı.Oynadığımız çubuklar dahi böyleydi.”Ne kadar tertipli biri” derdim.

Bir gün duvardaki o devasa saatin yerinde olmadığını gördüm.Sordum.”Sattık” dediler.Şaşırmıştım.Zaten o evdeki her şey ve herkes beni şaşırtıyordu.Böyle güzel bir saati satmış olmalarına anlam veremedim.Belli ki çok iyi para teklif etmişti biri.Ne de olsa emsali olmayan bir saatti.

Sonra bir gün Abdullah ağabey günler sonra eve geldi.Elinde kocaman bir bavul vardı.İçinde
çeşit çeşit paketlerin olduğu kocaman bir bavuldu bu.Bu kadar çok eşyayı niçin aldıklarını, alsalar bile niçin kullanmadıklarını çok sonra anlayacaktım.

Bulgaristan’a gidip oradan bu eşyaları satmak için getirdiklerini, Kemal’in onca oyuncakla
dilediğince doya doya niye oynayamadığını, o güneş gibi parlayan ayakkabıları niçin giyemediğini anlamam aylar almıştı.

Kemal; kırmadan ,bozmadan ve yıpratmadan oynayabileceği bir oyuncak ülkesinin vatandaşı idi.Sevimli cücelerin yaptığı şahane ayakkabıları bir dolabın kapağını açarak seyredebilirdi ancak..

Belki de saat başı öten o kuşa bile gönülden bağlanmamıştı benim gibi..

Ama yine de zengin miydi Kemal ?

Hiç bilmiyorum.

Köyümüzdeki evde yalnızım.

Saat gecenin kaçı bilmiyorum..Oturduğum yerden başımı hafifçe yukarıya kaldırdığımda, güzel bir kadının ince omuzlarını örten beyaz bir şal gibi uzanan Samanyolu’nu seyredebiliyorum. Berrak gökyüzünde, binlerce fener gibi yanıp sönen yıldızlar arasından Büyük Ayı takımyıldızını bulmak hiç te zor olmuyor.

Solumda biraz evvel neredeyse yerle yeksan görünen bakır bir levha suretindeki Ay, doğudan aynen bir güneş gibi yükseliyor ve ben ona “gecenin güneşi” diye fısıldıyorum usulca…

Başımı daha da kaldırıp baktığımda, yıldızlara dokunabilecekmişim gibi geliyor.Bilinçsiz bir hareketle kollarımı göğe doğru açıyorum.O an, sadece akşam vakti açan ve yaprakları benim kollarım gibi yanlara açılmış, ara sıra esen hafif rüzgarla, sanki huşu içindeki dervişler gibi sallanmakta olan “ezan çiçeklerini” görüyorum..

Ve gözlerimi kapatıyorum.

Olduğum yerde dönüyor hissine kapılıyorum; başım dönüyor. Sayısız yıldızlar arasında, kendimi ipeksi kanatlarla döne döne uçan firari bir ruh gibi hissediyorum.

Yapayalnızım; ama bu yalnızlık, yakınılacak bir yalnızlık değil.

Dağınık bir odada, o an çok lazım olan bir eşyayı bulmak gibi, kendimi buluyorum bu sessizlikte..Kainatta bir hacim kapladığımın ilk kez farkına varır gibi oluyorum.
Binlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızların yerçekimine kapılmış bir kuru yaprak gibi
düşüncelerim dalgalanıyor.

Geceye yani karanlığa, eski bir dosta sarılıyormuşcasına sarmalanırken, aklım ezan çiçeklerine takılıp kalıyor.

Çocukluğumu ve o günlerden bugüne, bir çağlayandan kopan ve yabani otlar arasından sıçraya sıçraya giden bir su damlası misali geçen mazimi düşündürüyor bana bu çiçekler…. Zaman denen nehire düşmüş ama hiç yer değiştirmeden sadece kendi etrafında dönen bir dal parçası gibi geçen günlerimi….

Gecenin sessizliğini bozan şu böceklerin durmaksızın söylediği şarkı gibi, hep aynı düzeyde, aynı monotonlukta, heyecansız ve sıkıcı bir dinginlikte geçti ömrüm.

Yine de içimden bir ses “hayatın sana lutfettiklerine nankörlük etme” diyor.”Hep sırtın pek, karnın tok idi.Hiç yamalı elbise de giymedin ve öz annenin yaptığı çorbaları içtin sen” diyor ama…

Ama bir şeyler hep eksikti.

Hayatın ne olduğunu, neleri yapmam neleri yapmamam gerektiğini hemen hemen kendim keşfettim. Beni yüreklendirecek, kılavuz olabilecek,yol gösterecek ve beni içinde bulunduğum sıkıntılardan, menevişli gözbebekleri ile gülümseyerek çekip alacak biri hiç olmadı

Önümde hep açmam gereken onlarca kapı vardı. Buralardan elele kolkola giren mutlu insanları seyrediyor, onlara gıpta ediyor ama bu kapılardan birini bile açmak için cesaret gösteremiyordum. Kapıların ardında sonsuz uçurumlar olduğunu düşünüyor ve bulunduğum yeri hep daha güvenli görüyordum.

Dış dünyada ne yapacağımı tam olarak kestiremediğim için, sadece ben ve bana ait düşüncelerin olduğu bir dünya kurdum. Diğer insanlardan köşe bucak kaçma pahasına bu dünyayı seçtim. Gözlemlediğim diğer insanları, aileleri ve toplumun gelenek görenekleri ile programlanmış robotlar olarak görüyor, hayatı sorgulamadan yaşayan hamhalat kişiler olarak
düşünüyordum.

Bu halimle biraz olağandışı ve , “yaşama – yaşananlara” kuşbakışı bakan, kocaman ürkek bir çift göz gibiydim.

Sonunda bir “ezan çiçeği oldum çıktım.

Gündüz, yaprakları içine kapalı ve hemen hemen solmuş bir çiçeği andıran ama, akşam vakti ezan saatinde, derin bir uykudan uyanırcasına hafif kımıldanmalarla açılan ezan çicekleri gibi…

Kendi dünyasında yaşayan, suskun ve şüpheci ama sorgulayan, her şeye rağmen içi sevgi dolu ama paylaşamayan, düşüncelerini ve içini kimseye açamadığı için de, kendince vardığı her sonucu doğru olarak kabullenmiş içine kapanık biri olup çıktım.

Akşamlar, insanların el ayak çektiği,yani dünyanın sadece bana kaldığını hissettiğim mutlu saatlerdi. Kendimle biraz daha yüksek tonda konuşabildiğim, “ bu hayat neyin nesidir ?” diye rahatça düşünebildiğim, gündüzün o “yalnızlığımı daha da artıran insan kalabalığından” sıyrılıp, gecenin yarenliğinde özgürce yaşayabildiğim ferah bir zaman dilimiydi akşamlar…

Şimdi böyle vecd halinde, o eski sevgilinin kollarında -yani gecenin ürperten bağrında- kollarım böyle iki yana açılmış halde, geçmişte kalan ama izlerini hala az çok taşıdığım o günleri hatırlamama işte bu çiçekler sebep oldu.

Ilık iki gözyaşı damlası,gecenin serinliği ile yanaklarımda soğudu…

Gözlerimi açınca bana bakan ezan çiçeklerini bir kez daha gördüm, ve gülümsedim.

otobüsler

Sabah olur kalkarız… Sıcak suda rengi çıksın diye beklediğimiz bir poşet çay ve ayaküstü çeyrek ekmek arası uykulu sohbet…

Sonra, İstanbul’un kirli bronşlarında yollara dökülürüz,sigara tiryakisi otobüslerin içinde balık istifinde…

Otobüsler..

Bir küçük tekerlikli dünya..Ön kapıdan girilip orta veya arka kapıdan çıkılan, hep aynı güzergahta dolanan bir garip gezegen..Her türlü insandan numune taşıyan çağdaş bir nuh gemisi…

Bizi işten eve, evden işe taşıyan büyük amcamız..

Çok az insanın oturarak refah içinde seyahat ettiği, çoğunun elem çektiği bir düzen..Artık yaşlılara özen gösterilmediği günümüzün aynası…Birinin iktidarı elinde tuttuğu ve o hangi yöne giderse arkasındakileri o yöne sürükleyen demokrasi maketi…

Her durakta birilerinin doğup birilerinin öldüğü, son durakta ise hiç kimsenin kalmadığı kıyamet seferindeki otobüsler…

Kimsenin arkalara doğru ilerlemek istemediği, şöförün sık sık “arkalarda yer var, ilerleyelim”
dediği otobüsler…Şöföre göre ilerlemek, yolcuya göre geriye gitmek..Her gün işe giden için sıradan; hastane yolcusu için eziyet, “cepciler” için ziyafet…Herşeyde olduğu gibi burada da
diz boyu izafiyet !

İçi geçen ihtiyarlar, şamatanın serseriliğinde gençler, lafla devleti kurtaran abiler, meraklı çocuklar,dertli analar, umarsız bakışlı insanlar…Hepsi farklı, ama hepsi aynı yolda ve tekerlek bir çukura girince hepsi aynı aynı anda sarsılmaktalar..

Sabırsızlıkla yolu gözlenen, ama asık suratla beklenen bir garip dosttur otobüsler..

Duraklarda sabahları, insanları içine çeken kocaman süpürgeler gibidir, otobüsler..

Kaportasında çiziklerle, alnımın çizgileri gibi yollarda, zaman seline düşmüş bir kibrit çöpü gibi sürüklenen otobüsler..

Sabahları uykusu yarım kalanların, akşam işten eve yorgun dönenlerin yürüyen beşiği…

On beş yaşımda yüreğimi dağlayan ilk aşkım gibi koltukları yaralı ve yırtık ve, onların üzerinde hiç kimseye söylemediğim “seni seviyorum” yazıları ile, İstanbul’da bir parkın yanından geçerken, güzel bir kızın eteğini havalandıran otobüsler..

Önünde mahkum numaraları ve aynı renkte elbiseleri ile, bir güzergaha hapsedilmiş otobüsler..Biri yüzyirmiyedi, biri yetmişbeş..

“otobüsü kaçırdım..”, “otobüs gelmedi..” bahanelerimizin mazlumu otobüsler..

“otobüste bu sabah gelirken”, ”otobüste ne oldu biliyor musun?.. ”, diye başlayan cümlelerimizin dolaylı tümleci otobüsler..

Kocaman pencerelerinden, “İstanbul’da yaşam” belgeselini seyrettiğim seyyar sinemalar…
Türk filmlerinin beni en çok güldüren sahnelerinin çekildiği mekanlar..Siyah beyaz eski bir İstanbul fotoğrafının hüzünlendiren değişmezi…

Otobüsler! Duraklarda beklemeye tahammülü olmayan neşeli, hareketli çocuklar gibisiniz..

Belki de sizi sevmem bu yüzden…

ATATÜRK NASIL ÖLDÜ?
(-”Aleykümeselam”)

Onca büyük iş başarmış büyük adamlara ölüm yakıştırılamaz.
Ancak ölüm, tıpkı doğum ve yaşam gibi doğal bir durumdur.
Her canlı doğar, büyür, belli bir süre yaşar ve ölür…
Atatürk de öyle…
O, yetim büyümüş bir çocuktu. Gün geldi beş kuruş bulamadan, genç bir delikanlı olarak İstanbul’da Harbiye’de okuduğu günlerde zaman geçirmek zorunda kaldı. Hep aklında annesi ve kız kardeşi vardı: Ne yer, ne içerler, nasıl geçinirler; ne yaparlar, ne haldedirler?
Onun yakasından hastalıklar hiç bir zaman düşmedi.
Daha yirmili yaşlarda böbrek rahatsızlığına uğradı. Yine Derne’de iken, ağır bir göz iltihabı nedeniyle bir gözünde hafif bir şehlalık peyda oldu.
Zamanla ölümden dönen olaylar da yaşadı. 9 Ağustos 1915 günü, Conkbayırı’nda düşmana karşı büyük saldırıyı başlattığında, sol göğsüne bir şarapnel çarpmış, kalbinin üstünde bir kan pıhtısı oluşmuştu. Annesinin kendine armağan ettiği saat, çarpan bir şarapnel parçasına siper olmuş, Büyük Gazi böylece ölümden dönmüştü.
Bir ara Karlsbad’a tedavi için de gitmişti.. Burada gördüğü tedavi kısmi olarak rahatsızlığına iyi gelmişse de bütünüyle tedavi olamamıştı. 19 Mayıs 1919’da Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığında; Havza’da özellikle böbrek rahatsızlığına iyi gelir düşüncesiyle kaplıcalara girmişti. Sakarya Savaşı’nda Başkomutan iken, atının ani bir hareketi karşısında atından düşmüş, kaburga kemikleri kırılmıştı. Doktorların yaşamsal önemi olduğunu söylemelerine karşın; yatakta yatmayı ve tedaviyi ret etmişti. Numune Hastanesi’nde göğsü apar topar sarılmış; Gazi o yaralı haliyle cepheye koşmuştu. Buna karşın böbrek rahatsızlıkları aralıklarla yineleniyordu. Yine kalbinde de zaafiyet olduğunu doktorlar söylüyordu.
1937 yılında vücudunun değişik yerlerinde kaşıntılar görülmüştü. Gazi, gizliden gizliye hastaydı. Sık sık sinirleniyordu. Doktorlar önce bu kaşıntıların nedeninin, Ankara’daki Çankaya köşkünde, et yiyen cinsten olan sarı karıncalar olduğu kanısına vardılar. Bu nedenle köşk, o döneme göre oldukça zehirli bir gazla ilaçlandı ve 48 saat süreyle kapalı kaldı. Ancak buna karşın gazinin kaşıntıları durmamıştı.
İstanbul’a geldiği bir sırada hastalığı nüksetti. Önce; “Bir çocuğun oyuncağını beklediği gibi bu yatı beklemiştim. Meğer benim hastanem olacakmış!” dediği Savarona yatında kaldı. Derken yurt dışından Dr. Fissinger geldi. O, Gazi’nin rahatsızlığının Siroz olabileceği kanısına varmıştı. Bu teşhis doğruydu. Dr. Fissinger, kimi önlemler önerdi. 1938 yılı yaz aylarında sıcaklık iyice arttığı için, Dolmabahçe Sarayı’na götürülerek tedavisine orada devam edildi. İstanbul Belediyesi’nin gönderdiği itfaiye ile sarayın duvarları bina serinlesin diye yıkanıyor, Gazinin kaldığı odanın ötesine berisine buz dolu kasalar konuyordu. Gazinin kontrol edilemeyen ateşi, ona son derece ızdırap veriyordu.
İlerleyen günlerde, artık karaciğerinin görevini yapmasından zorlandığı, hastalığın nedenlerinden birinin içtiği rakı olabileceği, bu nedenle de içkiyi azaltması önerildi.
İlerleyen hastalığın vücuttaki yağları erittiği; artık kasları tüketmeye başladığı da söyleniyordu.
Artık hastalık iyice artmış; vücudunda su toplanmaya başlanmıştı. Ancak bu önlemlere karşın, Gazi’nin hastalığı artıyordu. Karın bölgesinde toplanan bu sıvı ona dayanılmaz acılar vermekteydi.
Doktorlarından M. Kemal Öke, Eylül ayı içinde Gazi’nin karın boşluğundan şırınga ile 12 litre kadar su aldı.
Ancak bu çözüm Gaziye geçici bir rahatlama sağlasa da çözüm değildi. Böyle rahatladığı anlardan birinde, odasında asılı olan bir tabloda salkım söğütlere bakmış ve yanında bulunan Afet Hanıma;
-”Afet” demişti… “Ben iyileştiğim zaman böyle bir yere gidelim. Bir ev olsun orada ve her şeyden uzak sade bir hayat yaşayalım”
Bu onun en önemli özlemlerinden biriydi…
Sade ve sessiz bir yaşam sürmek ve ömrünü böyle tamamlamak….
Ancak illet, öylesine yakasına yapışmıştı ki için için onu eritiyordu.
Vücut yeniden su toplamıştı. Bunun üzerine yine M. Kemal Öke, iki hafta sonra 12 litre kadar daha karın bölgesinden su çekti. Ancak bu da sorunu çözmedi. Beden, çekilip alınan suyun yerine yeniden sıvı üretiyordu. Ekim ayında üçüncü kez karın boşluğundan su alındı. Su alındığında Mustafa Kemal Paşa rahatlıyor, neşeleniyor; neşelendiği anda kahve ve sigara istiyordu.
Böyle anlarından birinde; Kılıç Ali Beye;
“Kılıç Ali… Annene söyle… Bana bir kocakarı ilacı hazırlasın” demişti.
Bu gibi çalışmalara, bütün bakım, tedavi ve ihtimamlara rağmen rahatsızlık günden güne şiddetleniyor, karında yine su birikiyordu.
Ekim ayında, hastalık iyice ilerledi.
Gazinin artık düşünceleri de karmaşık bir durum almıştı.
Bu hastalığın iyice ilerlediğinin bir göstergesiydi.
Hareketleri doğal akışın dışına çıkmıştı. Geceleri çok sıkıntılı ve uykusuz geçiyordu. Hatta birinde büyük tuvaletini yapmak istediğinde, alafranga tuvaletten arkaya doğru yatağına düşmüştü. Bu düşme anında kendinde değildi. Yatakta bilinci kendinde değilken sayıklar gibi bağırıyor, çağırıyor, çırpınıyordu.
Böyle anlarda ara ara kusma nöbetleri de geçiriyordu.
İlerleyen günlerde yatağında yatan gazinin artık kendini hiç bilemediği anlar geldi. Bir ara, aralıksız özellikle sağ bacağını gövdesine doğru çekiyor, kollarını oynatıyor; başının durumunu değiştiriyor; anlamsız biçimde çevresine bakıyor ve arada bir “Off” diye hayıflanıyordu.
Doktorlar yanında iken, yatağında oturmuş öğürmekte olan Mustafa Kemal, kendisine yardımcı olmak isteyenlere; “bırak, bırak” diye bağırıyordu. Kendisini yatırmak isteyenlere karşı sinirleniyor, elinde olmayan dil reflekslerinde bulunuyordu.
Böyle anlarında ona iğne yapılmak istendiğinde iyice bunalıyordu. Bu nedenle ayakta iken Gaziye iğne yapmak zorunda kalan doktorlar, durumun çaresizliğini görüyor, yalnızca üzülüyorlardı.
Bir ara ağzından az miktarda sarı renkte bir sıvı geldi. Bunun üzerine kendisine buz parçaları yutturuldu. Aradan az bir zaman geçmişti ki bu buz parçalarının etkisiyle öğürmesi kesildi.
Atatürk, son günlerinde sık sık komaya girmeye başlamıştı.
Bilinç iyice karışıktı. “Beni yatırın” demek isterken, “beni kaldırın” dediği görülüyordu. Sık sık başını sağa sola çeviriyor ve:
- “Aman!” diye haykırıyordu.
Zaman geçince bu aman deyimi; “Aman dil, aman” halini aldı. Derken bu söz de bir süre sonra değişti ve:
-“Aman dil, aman dil; bu geceden efendim” biçimini aldı.
Artık uyku düzeni de alt üst olmuştu.
zaman içinde kendini kontrol etmekten oldukça uzaklaşmış, hatta tuvaletini yatağına kaçırmaya başlamıştı. Bu nedenle daha pratik bir karyolaya yatırıldı ve yatak ve çarşafları değiştirildi.
Arada bir kendine geldiğinde, çevresi ile ilgileniyordu.
Bir kaç gün süren bir komadan sonra, 21 Ekim günü gözlerini açmış ve Atatürk komadan çıkmıştı.
Bu çevresinde koskoca bir çınarın erimekte olduğunu görenleri o denli mutlu etmişti ki!
7 Kasım 1938 günü, Atatürk arka üstü yatarken, bir ara tükürdü. Ancak tükürüğünde kan olduğu görüldü. Çok sıkıntı çektiği her yönden görülüyordu. Arada sırada öksürüyordu. Gece aralıklı olarak bir saat uyudu. El ve ayaklarında farkına varılan bir soğukluk ovularak giderilmeye çalışıldı. Sabahleyin doktorlar yanına geldiklerinde;; onlara karnındaki suyun çekilmesini, bu sıvının nefesine dokunduğunu söyledi. Ancak doktorlar su alınmasının daha tehlikeli durum yaratacağını düşünerek, Gazi’yi bu düşünceden uzaklaştırmayı denediler.
Ancak hayır…
O, kesin olarak suyun alınmasını istiyor ve:
-”Olacak olur! Tereddüde gerek ne var?” diye soruyordu.
Dr. Kamil Berk, Atatürk’ün bu yoğun ısrarı karşısında Ata’nın karnındaki suyu aldı.
Su alınınca Atatürk rahatlamıştı.
Ve canı Enginar istedi.
İstanbul’da Enginar olmadığı için, Hatay’a ısmarlandı. Gazi artık dört gözle bir an önce enginarın gelmesini beklemekteydi.
8 Kasım günü, gece çok kötü geçti. Büyük önder, bütün bir ulusun babası düşüncelere dalıyor, akli çalışmasında düzensizlik görülüyordu. Öyle ki, kendisiyle ilgilenenlere önce “Beni gezdir”; daha sonra “Beni sağ tarafıma yatır” diyor; derken “Ört, ört” diye bağırıyor; biri yanından çıkmak istese; “Nereye çıkıyorsun? Of, beni kaldır, belki bir şey olur” diyor; yatırılıyor ve uykuya dalıyordu.
Bir süre sonra uyanıyor; süt veriliyor; “Denizde motor sesi var, bu nedir?” diye soruyor, yeniden uykuya dalıyordu
10 Kasım günü genel durumu son derece kötüydü.
Gazi komaya girmişti. İdrarı alınıyor, ciğerlerine oksijen veriliyordu.
Saat sabahın 8’iydi….
Mustafa Kemal Paşa’nın yüzü daha da solmuş, sapsarı olmuştu.
Birden gırtlağından hırıltılı sesler gelmeye başladı.
O an, yanından hiç ayrılmayan Dr. Kamil Berk’in gözleri yaş içindeydi..
Bir eli karyolaya dayanmış olan Kamil Bey, diğer elindeki ıslatılmış pamukla, Atatürk’ün ağzına su vermek çabasındaydı…
Saat 9.05 olmuştu.
Gözlerini birden açtı.
Başını sert bir hareketle sağ tarafa çevirdi. Sonra yeniden eski durumuna getirdi ve sayıklarcasına hırıltılı bir ses tonuyla:
“Ey dil!” diye söylendi.
Sonra yeniden sayıklama anında sordu:
“Saat kaç?”
Derken Atatürk’ün ağzından sanki bir selam verir gibi şu söz çıktı:
“Ve Esselamüaleykum….”
Atatürk son nefesini vermişti.
Onun öldüğünü haber aldığında, bir Gazetenin çalışanları ertesi gün için şu başlığı atmak için telaş içindeydi:
“Türk Milleti. Sen Sağol…”
Ya enginar!
O, yaşamının bu son perdesinde, ölümle pençeleşirken, Hatay’dan beklenen enginar gelmişti.
Ancak Gazi’ye bu enginarı yemek nasip olmamıştı….

Kemal Arı, 8.5.2014.

Ona herşeyi söylersem gider, söylemesem de ben çıldıracağım.

O giderse de çıldırabilirim…

Kalırsa da..

O halde yazayım dedim.

Yazmak…

Yazım, acaba mektupla mı başlamıştır ? ilk özlem ya da ilk veda mektubunu acaba kim yazmıştır ? ilk mektup acaba ne mektubuydu ? Savaş ilanı mıydı yoksa ilan-ı aşk mıydı ? Savaş ilanı olamaz; çünkü savaş, yazının bulunmasından eski, aşk ise savaştan daha eski.

Hayata savaşı bulaştıran kimdi,peki ? Kabil’in ilk cinayeti mi tetiklemişti ,savaşları?

İlk cinayet kardeş cinayeti ! Aksi de mümkün değildi. Zaten herkes kardeşti. Son cinayette böyle olacaktır.
Ona bir şeyler söylemiş olmak için yazmak niyetiyle oturmuştum. Yazıma, savaş bulaştırdım.
Hayatı savaş gibi yaşamaktan kurtaramadım kendimi. Neden böyleyim, bilmiyorum.

Bildiğim şey: Yoruldum.

Önümdeki yolu yürümeye takatim, kendi yarattığım savaşı kazanma hevesim kalmadı. Neden kalmadığını bir ben biliyorum. Kimseye söyleyemem. İstesem de söyleyemem. Silahım düştü. Ben düştüm. Dizlerim kanıyor. Kan kaybediyorum. Oysa hani, söyleyemediklerimi yazacaktım ? Yazmasam çıldıracaktım ?
Kim demişti ,”yazmasaydım, çıldırabilirdim” diye ? Onu şimdi daha iyi anlıyorum. Sait Faik olmalı. Hatırlamıyorum. Aslında hiç bir şey hatırlamak istemiyorum. Tüm hafızamı boşaltsınlar. Söyleyip isteyip de söyleyemediklerimi unuttursunlar. Yaşadıklarımı da unuttursunlar. Tüm sevdiklerimi de unutayım. Herkes de beni unutsun.

Hafıza ötenazisi istiyorum. Yok mudur ?

Ya da, hatıra ötenazisi ?

Ya da sevgi ötenazisi istiyorum.

Çünkü ben sevmek istemiyorum. Sevmekten yorgunum.

Onu unutmak istiyorum. Çünkü o “herşeyime” karışıyor. Düşüncelerime, baktığım her yöne, yemeğime,duyduklarıma, gördüklerime, aldığım kokulara, başımı koyduğum yastığa, herşeyime karışıp harman oluyor.
O benim hiç bir şeyim, ama her şeyim.

Her şeyim, ama bana yakın olan her şeyden daha uzak.

Yoksa ölmek, bir unutma şekli midir ?

Bebekler niye ölüyor o zaman ? Unutacak neleri var ki ?

O halde, ya öldüğüm halde unutamazsam ? Ya artık aşılması mümkün olmayan o uzaklıkta da ona hasret kalırsam, ta kıyamete kadar ? Allah, bu acıyı bana reva görür mü ? Yoksa benim cehennemim bu mu olur ? Yoksa öbür tarafta günahkarların cezası , hasret midir ? Hasretten daha yakıcı ne olabilir ?
Ona bir şeyler söylemiş olmak için yazmak niyetiyle oturmuştum. Yazıma ateş bulaştırdım.

Ben aslında her şeyi elime yüzüme bulaştırdım. Tek başarım, hesapsız sevebilmek oldu. Ve bu tek başarım yüzünden, içinden çıkılmaz bir hale getirdim, dünyamı.

O gidecek.

Konuşsam da gidecek, sussam da gidecek,yazsam da gidecek.

Ben de gitmek istiyorum. Yeter ki, unutacağım garanti edilsin.

korkuyoruz

Üç yaşındaydı. Uymakta zorluk çektiği bir gün annesi gözlerini kocaman açtı, “Öcü geliyor, kapat gözünü hadi uyu !” dedi.. “Öcü” nedir anlamadı ama, annesinin dehşetli bakışlarından, kalınlaştırarak çıkardığı sesten, hiçte iyi bir şey olmadığını anladı

Korktu.

Yedi yaşındaydı. Günleri oyun oynamakla geçiyordu. ”Bu sene okula gideceksin” dediler. Okulun ne olduğunu biliyordu. Orada asık suratlı öğretmenler vardı. Sordukları her soruya cevap vermek zorundaydın. Bilemedin mi işin kötüydü. Bir de karne vardı. Kötü not getirdiğinde evde kıyamet kopuyordu. Ders saatlerinde, oldukça rahatsız tahta sıralarda dakikalarca tepişmeden, konuşmadan oturmak lazımdı. Yoksa, dayak yerdin.

Korktu.

Yıllar geçti. Üniversite sınavlarına hazırlanmaya başladı. Geleceğini tayin edecek bu sınavı mutlaka geçmeliydi. Ailesi, kurs ve kitaplar için dünyanın parasını harcamış, iyi bir fakülteye girmesi için kocaman umutlar bağlamıştı. Daha iyi daha verimli çalışması için ona uygun ortamlar hazırlıyorlar, moralini bozucu tutumlardan kaçınıyorlardı. Kendisine güvendiklerini dile getiren övücü ve yüreklendirici sözlerin altında eziliyordu ama, kimse bunun farkında değildi. Sınavı kazanamazsa herkesin gözünde “aptal bir nankör “ duruma düşeceğine emindi.

Korktu.

Üniversitenin ilk yılları güzeldi. Bir an evvel üniversiteyi bitirip güzel bir iş edindikten sonra, ailesine maddi destekte bulunma arzusundaydı. Bütün gayretiyle çalışıyordu. Ömrünün en güzel yıllarıydı. Çevresindeki arkadaşlarının sevgilileri vardı. Onun da uzaktan sevip gönül bağladığı biri oldu. Ama kalbinin kapılarını hiç açamadı. Çünkü ona bir zamanlar “Aşk ve okul bir arada yürümez; önce tahsilini tamamla !” denmişti.

Korktu.

Okul bitti, aylar geçti ama, istediği gibi bir iş bulamadı. Bakışları kış güneşi gibi donuklaşmaya başladı. Gizli bir el içindeki umutları kanatarak söküp alıyor, yerine “tedirginliğin alevini” yerleştiriyordu. Geçimini bir şekilde temin etmeliydi. Az çok demeden bir işe giremezse hali nice olurdu?

Korktu.

Evlenip bir yuva kurmak istedi. Ailesini geçindirebilir miydi acaba ? Kimseye muhtaç olmadan, boğazlarından haram lokma geçirmeden, onların her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilir miydi ? Ya işten çıkarılırsa ? Ya tutacakları evin sahibi kiraya ödeyemeyecekleri bir zam yaparsa ? Bir evdeki olası bütün harcamaları düşündü. Hep “Bu maaşla nasıl..” larla başlayan bir dolu ürkek cümleler kurdu durdu..

Korktu.

Evlendi. Mutlu olamamaktan korktu. Sonra, çocuk sahibi olmaktan korktu.

Gün geldi bir erkek çocuğu oldu. İyi bir evlat yetiştirememekten korktu… Onun kötü arkadaş ve alışkanlıklar edinmesinden korktu. Tahsil hayatının sekteye uğramasından, trafik canavarına kurban gitmesinden, gençlik ateşi ile bir kavgaya karışmasından korktu. Askere yolladı, başına bir iş gelmesinden korktu. Sonra bir meslek sahibi olamamasından korktu. Ona layık bir düğün yapamamaktan korktu.

Onun bu hallerinden, oğlu da korktu !

Yaşlandı, beli büküldü. Ölümden korktu. Cehennemden korktu.

Korkmaktan hiç korkmadı !